Arşiv

tansu çiller

Susurluk kazası sonrası ortaya çıkan derin devlet ilişkilerini açıklığa kavuşturmak amacıyla Başbakanlık Başmüfettişi Kutlu Savaş’ın hazırladığı Susurluk Raporu’yla ilgili 23 Ocak 1998 tarihinde konuşan DYP Genel Başkanı Tansu Çiller, raporu şu sözlerle niteledi:

Elinizde ne varsa getirin suçluların yakasına yapılaşım, dedik. Millet hala o belgeleri, o kasetleri bekliyor. Nerede o kasetler? Devletin savunma refleksini tahrip ediyorlar. Masalcı Ninenin masallarıyla hem de.

Çiller, Susurluk kazasında hayatını kaybeden ve sonrasında derin devletin en önemli tetikçilerinden biri olduğu iddia edilen Abdullah Çatlı’yı da saygıyla andığını söylemiş, Susurluk’ta ilişkilerin aydınlığa kavuşması için gösteri yapanları da bölücü olarak nitelendirmişti.

Eski Başbakan Tansu Çiller 4 Kasım 1993’te yaptığı basın toplantısında terörle mücadeleye karşı nasıl bir strateji izleyeceklerini şu sözlerle açıkladı:

Türkiye milis hareketine dönüşmüş ve yaygınlaşmış bir terör hareketi ile karşı karşıyadır. PKK’nın haraç aldığı işadamları ve sanatçıların isimlerini biliyoruz, hesap soracağız.

Sonraki yıllarda Türkiye’de işlenen faili meçhul cinayet sayısında artış olmuş, Behçet Cantürk, Savaş Buldan, Tarık Ümit gibi isimlerin öldürüldüğü bu dönemde, bu kişilerin Milli Güvenlik Kurulu’na terör zirvesi sırasında sunulduğu iddia edilen bir listede yer aldığı iddia edilmişti. Bu listenin varlığı Refahyol Dönemi’nin TBMM Susurluk Araştırma Komisyonu Başkanı Mehmet Elkatmış, eski İçişleri Bakanı Nahit Menteşe tarafından da doğrulandı.

12 Aralık 1996 tarihli DYP Grup toplantısında konuşan Başbakan Yardımcısı Tansu Çiller Susurluk kazasıyla ilgili şu değerlendirmeyi yaptı:

Ortaya atılan iddiaların ardından belgeler var dendi, ancak belgeler çıkmadı. Ne belge varsa çıksın? Belge çıkmıyor, ama bir işaret. İşaret nedir? İstanbul Emniyeti’nde var. İstanbul Emniyeti’nden yazılı cevap geliyor, bizde belge yok diyor. Ya biri ya diğeri doğruyu söylemiyor. Olay sadece doğruyu söyleyip söylememeyle sınırlı kalmadı. Önemli olan şu: Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Cumhurbaşkanı makamından polis teşkilatına, meclisine kadar bir töhmet altında bırakılmıştır.

Yunanlının bize yapamadığını üzülerek söylüyorum, kendi elimizle imkan vererek, kendi kendimizi arkadan bıçaklamışçasına bir durumla karşı karşıyayız. Bizi gerçekten üzen bu. Devlet, yargısız infazla itham edilirken yargısız infaz yapıldı. İnfaz için şüphe yeterli değildir. Hukuk devleti açısından bakarsanız bu, bir hezeyandır. Yargılama yerine öfkeyi, delil yerine şüpheyi koyamazsınız. Herşeyin doğrusunu bilen Allah bile kullarını yargılarken şahit arıyor, delil arıyor. Bunu içinde Allah korkusu olmayanlara anlatamazsınız.

12 Mart 1995 tarihinde İstanbul Gazi Mahallesi’nde bir kahvehanenin kurşunlanması sonucu 25 kişi yaralanmış ve bir Alevi dedesi hayatını kaybetmişti. Olayın akabinde gerçekleşen ve üç gün boyunca devam eden kitlesel protestolar sırasında vatandaşlar polisin ve askerin sert müdahalesiyle karşılaşmış, yaylım ateşi altında kalmış, 22 kişi ölmüş, yüzlerce insan yaralanmış, binlerce kişi de gözaltına alınmıştı. Başbakan Tansu Çiller Gazi katliamında polis ve askerin rolüyle devletin ihmalinin olup olmadığı konusunda 14 Mart 1995’te yapılan DYP grup toplantısında şu açıklamalarda bulundu:

Gaziosmanpaşa’daki olayların Gümrük Birliği’ne ve Türkiye’nin Avrupa’yla entegrasyonunu gerçekleştirdiği günlere rastlamasını bir rastlantı olarak görmek mümkün değil… Açıkça söylüyorum: devlet bu kadar sağduyulu ve olaya bu kadar hakim olmasaydı, bugün kontrol altına alınmış olan bu olay çok daha vahim bir hale gelebilirdi. 

DYP Genel Başkanı Tansu Çiller 7 Ekim 2000 tarihinde Eskişehir’de Sanayi Odası’nca düzenlenen teknoloji ödülleri töreninde ABD Temsilciler Meclisi’nin gündeminde bulunan Ermeni soykırımı tasarısıyla ilgili konuştu ve tasarıya misilleme olarak şu öneriyi sundu: 

Bugün ülkemizde 30 bin Ermeni vatandaşı var. Ermeni asıllı Türk vatandaşları benim birinci sınıf vatandaşımdır. Bütün azınlıklar benim birinci sınıf vatandaşımdır. Türk vatandaşı ise; vatandaşlık hakkı vardır. Ama Ermeni vatandaşları var. 30 bin. Bunlar işadamı, Türkiye’de gelip iş yapıyorlar. Ya bunları seferber edip Ermenistan’a yollayalım veyahut da bunları sınırdışı edelim, onlar uğraşsın biraz. Yani bunun gibi bir çok çözüm var, bunları tartışmak istiyoruz Sayın Başbakan ile.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Polonya’ya ziyareti sırasında, 14 Mayıs 2009’da Türkiye’deki Ermeni işçiler konusunda şu açıklamayı yaptı:

Şu anda benim ülkemde 40 bin kaçak Ermeni var. Niye bunlar bizim ülkemize gelip girdiler. Çünkü Ermenistan’da sıkıntı büyük, sefalet var. Şu anda bizim ülkemizde barınma mücadelesi veriyorlar. Gerekirse geri de göndeririz ama biz böyle bir şeyi insani yaklaşım olarak doğru bulmuyoruz.

16 Mart 2010 tarihinde BBC Türkçe’ye verdiği röportajda ise ‘Ermeni Tasarısı’ nedeniyle yaşanan siyasi krize dair görüşlerini anlatırken, Türkiye’de ‘izinsiz’ çalışan Ermenistan vatandaşlarına karşı izlenebilecek muhtemel bir sınırdışı politikasını şu şekilde özetledi:

Bakın benim ülkemde 170 bin Ermeni vatandaş var; bunların 70 bini benim vatandaşımdır. Ama yüz bin Ermenistan vatandaşını biz ülkemizde şu anda idare ediyoruz. E ne yapacağım ben yarın, gerekirse bu yüz binine ‘Hadi siz de memleketinize’ diyeceğim; bunu yapacağım. Niye? Benim vatandaşım değil bunlar… Ülkemde de tutmak zorunda değilim.

4 Kasım 1997 tarihinde gazetecilerin Susurluk kazası ile ilgili sorularını yanıtlayan DYP Genel Başkanı Tansu Çiller, kazayla ortaya çıkan derin devlet ilişkilerinin aydınlatılmasını isteyen ve bu amaçla 1 Kasım 2011 günü Susurluk’ta bir gösteri yürüyüşü düzenleyen 25 bin kadar protestocu için şu sözleri kullandı:

Bir yıl sonra Susurluk’ta bu devletin, bu milletin bölücü diyebileceği gruplar toplandı. Millete, devlete sövdüler. Susurluk’ta adeta bölücülük bayraktarlığını yaptılar. 

Bu sözler üzerine bir gazetecinin “Meydanlarda demokrasi diyorsunuz. 25 bin kişiyi bölücü diye nitelendirmek nasıl bir duygu?” diye sorması üzerine şöyle konuştu:

Ellerinde belge olduğunu söyleyenler hala hiçbir şey ortaya çıkarmıyor. Onlara niye bu nasıl bir duygu diye sormuyorsunuz?

Çiller, Susurluk kazasında hayatını kaybeden ve sonrasında derin devletin en önemli tetikçilerinden biri olduğu iddia edilen Abdullah Çatlı’yı da saygıyla andığını söylemişti.

2 Temmuz 1993’te gerçekleşen Madımak Katliamı’nın ardından dönemin Başbakanı Tansu Çiller şu açıklamayı yaptı:

Çok şükür otel dışındaki halkımız bu yangından zarar görmemiştir. Halktan kimsenin burnu kanamamıştır ve ölenler de çıkan yangından boğularak ölmüşlerdir.

Dönemin Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Tansu Çiller 1996 yılında gerçekleşen Susurluk Kazası üzerine partisinin Kasım ayında gerçekleşen grup toplantısında Abdullah Çatlı’yı kast ederek şu yorumu yaptı:

Bu ülke uğruna, devlet uğruna kurşunu atan da, kurşunu yiyen de her zaman bizim için saygıyla anılır, onlar şereflidirler. Bizim bu konuda söyleyeceklerimiz bundan ibarettir.